Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
 
Kas
13
    
garfield | 13 Kasım 2007 13:21 | etiket: , , , , , , , , , , , , , ,  

Şah ve Mat...

Bir ben' in bir sen içindeki umudu gibi anlam dolu bir yüreğim var. Çaresiz kaldığım anların anısına yetiştiririm tüm gülümsemeleri. Zamanın nankörlüğü umurumda bile değilken, yosma kaldırımlarla dostluğum övünç katar benliğime. An gelir bir yıldız olurum başının üstünde sallanan, an gelir yanarım ocak misali. Bilirim sevabın faniliğini ama tutamam sözlerimi...

Oysa yarım bırakılmış bir ekmek, henüz gidilmemiş bir yol ve ağızdan çıkmamış sözlerle avutuyorum kendimi. Korkuyorum geç kalmaktan senin anlayacağın... Varoluş sebebimi düşündüğüm anlarda, kendi içimdeki alaca midemi bulandırıyor çoğu zaman. Kustuğum şey nefretten ibaret değil lakin... Birden bire ruhumun tam ortasına taht kurmuş sen, girdiğin gibi çıkamıyorsun işte içimden. Daha doğrusu ben de yanlış bir şeyler var, farkındayım.  

Ne istediğimi bilmiyorum. Tutup kendi ipimi çekmeye çalışıyorum, yetişemiyorum. Gözlerimi kapıyorum, rüyalar uyandırıyor. Neye el atsam başaramıyorum kısacası.

 

Yalnızlık diyorum. Kaçınılmaz bir son, baki bir dost, fani bir karanlık. Yürekten göze bir ışık... ‘Neler paylaşabilirim?’ sorusunun karşılığı sürekli ‘hiçbir şey’ iken; ben nasıl olur da bir çıkış yol umuyorum, bilmiyorum. Yoruldum aslında... Şöyle bir dönüp baktığımda geçmişime, pek te iç açıcı değil biriktirdiklerim. Yani doğuş başlangıç, başlangıcın süsü çocukluğum ve çocukluğa kanan bugünüm. İşte hayat yadigarı... Nasıl bir nesil yetiştirebilirim ki?

 

Farkında mısın bilmiyorum ama ikimiz arasındaki çelişki aslında her şeyi unutturuyor. Gündelik yaşananlar, alışkanlıklar ve bunun yanı sıra düşler. Hepsi birbiri ardına sıralanmış, hesap soruyor. En hassas davrandığın seni en çok mutlu edenler, öğreniyorum. Bir yaraya bin yara açsa da cesaretin, yıkılmıyorsun. Göçük altında bir miras sevdaların, vermiyorsun. Yummuyorsun gözlerini, yumruğun avucunun içinde. Direniyorum...

 

Bir çok sözün yanı sıra, aldırıştan uzak her saldırışımda sana; bir mevsim geçiyor aradan. Gözlerinde açan çiçekler dudaklarına süzülüyor, adım oluyor dilinde. Her zikrinde bir nur beliriyor geceleri. Huzura kavuşuyorsun sayemde, ben ise vicdanımla boğuluyorum.

 

En büyük günahımsın. Cezası yok.. Sürülmüş, ezilmiş, harap olmuş bir ben geçtiğin yerlerde... Rüzgar oluyorsun, savruluyorum. Sıcaklığınla kuruyor nefesim, ellerin can katıyor canıma. Diriliyorum...

 

Bir günün yaşanmışlıkları gibi günübirlikmişsin, siliyorum. Yokluğumca büyüyor bencilliğin, sesim gecelerine ninni oluyor. Bekliyorsun...

 

Her şeyi bırak, her hatıra zamana yenik düşer çünkü. Sevdanın galibi, bugünün sana sunduğu hediyedir. Bırak hep paketiyle kalsın... Heyecanlan, merak et, ulaşılmaz olsun.

 

Hak ettiğini kazanacaksın!


Gürdal ÇAKIR



 
Kas
07
    
garfield | 07 Kasım 2007 09:24 | etiket: , , , , , , , , , , , , ,  

İlk O, son Sen...

Umutları tükenmiş bir başlangıçla adlandırılır önce hayat.Sonrasında bir çok kalp girer çıkar da hayatına,sen uzun bir süre bir yerde takılır kalırsın.Her gün aynı güneşle uyanıp,her batan güneşte yine aynı düşü görmek bir zaman gelir sıkar ve yorar ruhunu.Kurtulmaya çalışsan da her daim omzundadır bir eli.Her ne kadar dönüp bakmaya korksan da,bilmezsin o bir çift göz eskisi kadar anlam taşımaz senin için…Zor gelir onsuz yürümek sokaklarda,ya da onsuz rüyalara dalmak.Tek bıraktığı hatıra gözyaşıdır avuçlarında.O da ne kadar teselli eder seni,bilinmez…

 

Zaman geçer,yaşanılanlar silinmeye başlar.Sen yorgun…Sen umutsuz…Sen çaresiz…Uzun zaman olmuştur güneşe merhaba demeyeli,uzun zaman olmuştur gözlerine parıltıyı yerleştirmeyeli…Alışmışken ona dair hatıralara sarılarak uyanmaya,belki de iki ölümsüz satır değiştirmiştir hayatını.Yeni bir başlangıca hazır olmadığını düşündüğün anlarda aynaya bakarsın ve kendin de şaşırırsın yüzüne konmuş olan tebessüme…’Haydi’ dersin kendine bir kez daha,bu sefer sonu yok mutluluğun,bu sefer yara almadan döneceğim bu savaştan.

 

Daha temkinli atarsın adımlarını,daha iyimser günlerdir önündekiler.Anlam katmaya başlar,mutlu olmaya çalışır,saklarsın hayallerini.Sunulmayı bekleyen bir armağan misali,koyuverirsin kalbini avuçlarına ve dolaşırsın…Ruhun yanında dost,hayali bir melodi saçlarını okşayan…Yine bilinmez bir gelecek ama bu sefer korkutmayan,aksine yaşanmak isteyen..Kim bilir,belki de hayal edilen senelerdir.

 

Önceleri küçük mutluluklar,sonrasında duygular bir çığ içinde.Büyür gider de,engel olamazsın.Sabreder,devam eder,beklersin…Bir bakmışsın,o kadar çok şey birikmiş ki O’na dair…Anlam veremezsin ama vazgeçmezsin de…Huzurlusundur çünkü…Farklıdır bir öncekinden…Zamanla ‘O’, ‘Sen’ e dönüşür.Usulca dokunursun yüzüne,bakarsın gözlerinin içine,kaybolursun…Tek bir cümledir dudaklarından dökülen; ‘Hayatımdaki her şey sana dair..’


Bitmesin!

Gürdal ÇAKIR



 
Kas
01
    
garfield | 01 Kasım 2007 10:05 | etiket: , , , , , , , , , , , , , , ,  

Ebruli Melek...

Tüketmekle başlar, biriktirmekle devam edersin hayata. Verilen şans kadar hakkın varken soluk almaya, sonraları ya bu şanstan harcarsın ya da üstüne düşlerini de eklersin. Gün gelir; sıkıldığında tek düzelikten, farklılığın peşinden koşmaktan yorulduğun bir an tekrar parlar yıldızlar. Hayatın çatı katından izlerken olup biteni sen yeşillerin içinde aslında ne kadar da güzelsindir, tahmin bile edemezsin.

Gözlerine her bakışım umut mahsulü cümleler içerir, anlamazsın. Kısa metrajlı sohbetler içerisinde birden sıcacık oluverir en karamsar beklentiler. Geride bırakılan zamanın uzunluğu umurunda değildir halbuki. Sanki sen yaşamamışsın, sanki sen hiçbir şey hatırlamıyorsun geçmişe dair. Bugünün büyüsü öyle bir sarmış ki ruhunu, atacağın adımlar bile tutumluluktan uzak, savruluvermeye başlamış. Dedim ya umarsızca göç ediyorsun duyguların arasında. Hepsi ayrı bir tat, çünkü hepsi sana ait…

Bırak şimdi soru işaretlerini, hikayemi dinle. Seninkine benzer, seninkine dost bir yanı var günlerimin. Belki diyorum, belki sen de bir ortaklık içerisinde bunca tesadüfün arasında zorlanıyorsun seçimlerinde. Yani uzun lafın kısası bir melek arıyorsun bin bir kılığa bürünmüş. Her düştüğünde kaldıracak, gözyaşlarını tekrar gözlerine yerleştirecek ve zamanı geldiğinde seni de bir tüy misali hafifçe O’nun kollarına bırakacak.

Merak etme, bir gün gelir unutursun tüm acıları. Hani geride bırakmış olduğun kırıkların var ya, onları biriktirip yerleştirdiğinde en güzel köşene işte o zaman tüm çiçekler senin için açar. Şöyle bir dönüp baksan göreceksin yanındakileri ve umursamayacaksın üzüntünün sebeplerini. Bir gün gelecek inanamayacaksın yüzündeki tebessüme, çığlıklar atacaksın umarsızca… Yeter ki sabretmeyi bil!

Bir cansın çünkü, her şeyden öte sevgi tüketiyorsun varlığınca. Herkesin ve her şeyin olduğu gibi sen de hak ettiklerinle beraber gömüleceksin. Ne eksik ne fazlası yandaş olmayacak. İyilik yapıp iyilik görecek, sevip sevileceksin... Hiç üzülme, görüyor her şeyi sen her yerdeyken, O hep yanında… Bil ya da bilme önemi yok, seviliyorsun...

Alacakaranlık senfonisi şimdi dudaklarımdan dökülenler : Oysa ben hep güneş getirir sanırdım sevdaları… Yanılmışım…


Gürdal ÇAKIR



 
Eki
31
    
garfield | 31 Ekim 2007 17:12 | etiket: , , , , , , , , , , , ,  


Dua...

Bakışların çilesinde büyüyen çocukluğum, aşkla yoğrulmuş gençliğim, bilinmez geleceğim...

Merhaba...

Tüm seslenişlerimin sebebi adımlarımın ürkekliğinden olsa gerek... Giderek değil bekleyerek gerçekleşmiş hayallerin ötesinde, sunduğum sevdaların gücüyle ağlayan bir bebek şimdi nefesim...

Bir günün diğerinden hiçbir beklentisi yok. Fesatlığı uzaklaştırmış, kıskançlıkla tanışmamış hamlelerle birlikte, hayatın içinde ama ruhun dışında barınan bir zırh var adımda. Telaffuzu zor canlar gelip geçiyor önümden, eğilen başlar yöneldiği manzaradan utanıyor. Saflığın tadı değişti...

Bilmiyordum... Reddedilen özürlerin arkasında aslında bencillik fırsat kollamıyordu. Zaman zaman tarif edilemeyen düşünceler vardı ki, onlar da hiçbir sözlükte yer bulamadı kendine. Ne yapabilirdim? Özgüven yetmez olmaya başlamıştı. Hiçbir nesne yandaş olabilecek nitelikte değilken, üstüne üstlük bir de muhtelif cümlelerin altına kimse imza atmaz olmuştu.


Hem sahip çıkan hem de sahibini arayan benliğim yavaş yavaş eriyordu. Değişen hava koşulları, süt kokulu zamanlarımdaki topaçlardan daha eğlenceli olmaya başlamıştı. Ergenliğimde beraber saklandığım arkadaşlarım bile, bu sıralar kayıp ilanlarından daha umutsuz bir vaka içerisindeydi tahminimce.

Bu yaşa geldim bir türlü teselli edemedim kelebekleri, kandıramadım daha doğrusu. Çünkü kaçınılmaz sonların çoğu zaman ne kadar acı olduğunun farkındaydım. En kötüsü de bilerek yaşamaktı, kulaçları ışığa doğru atarken yakamozun pırıltısına inanmamaktı.

İçinden çıkılmaz bir hal almışken devran; 'Kalabalığın ortasındaki aciz huzur kapımı çalacak gücü kendinde bulabilecek mi?' düşüncesi, bir çengel bulmaca tercihi yapmama sebep oluyordu.

Yine başa sarıyordu yani öz geçmişim. Neyse, bu kadar yeter...

Koştukça biten; beslendikçe büyüyen çocukluğum, har vurup harman savrulmuş gençliğim, sessiz geleceğim...

Hoşça kal...


Gürdal ÇAKIR



 
Eki
31
    
garfield | 31 Ekim 2007 14:35 | etiket: , , , , , , , , ,  

Hayat...

Zaman zaman sonuçsuz bir çırpınış, zaman zaman elimizi uzattığımızda tutabileceğimiz kadar yakın bir mutluluk olur karşımızda. Dünyaya gelişimizden itibaren bize sunulan şansların hangisini nasıl kullanacağımızı bilmesekte, geçen zaman sonrasında herşey netlik kazanır ve o anda gözlerimizdeki pırıltı kazanmış olmanın verdiği mutluluktan başka birşey değildir. Oysa ağlayarak başlar herkes ve tek amaç küçük bir tebessümle kapamaktır gözleri son olarak...

Nefes alabildiğimiz süre içerisinde ecellerini çaresiz ve fikirsizce bekleyenler arasında kendi ecelimizin kendi elimizde olduğunu düşünürüz nadiren. Yaşadığımızı düşündüğümüz zamanlar içerisinde karşılaştığımız umut kırıcı ve amaç yıkıcı olgular karşısında direnemeyip kendimiz için en son yol olan beyaz bayrağı çekişimiz, huzura kavuşmak için oynadığımız son kumardır. Fikirdaşlarımız tarafından alkışlandığımız zamanlar olur, çünkü bu sona varmamız büyük cesaret isteyen birşeydir. Ki bunu acizlik olarak algılayanlar da olabilir, kendileri hep güler oldukları için... Oysa biz dudaklarımızı biraz olsun birbirinden ayırmak için ne uğraşlar vermişizdir. Belki de başkalarının mutluluğunu sağlamak için çoğu kez kendimizi feda etmiş,gülmeyi mutlu insanlardan öğrenmişizdir. Kendi kendimize gülemeden,başkalarının mutluluğunu taklit ederek, sahte gülücükler saçarak etrafımıza... Ama kimse bilmez, gülerken ruhlarımızın nasıl da gözyaşlarının kalplerimize aktığını, kimse anlayamaz mutluluğumuzu ifade etmek için değil;kıskançlıktan, meraktan hatta mecburiyetten güldüğümüzü...

Bazen tükenmiş hisseder, pes etmek isteriz hayata karşı... Ama her seferinde döneriz, kaldığımız yerden devam etmek için. Küçükken biriktirdiğimiz umutlarımız belki de ileride eklenecek başkalarının olmasına da sebeptir. İşte, böyle bir sonuçla karşı karşıya kalırsak; geçmiş eşsizdir. Aksi taktirde ilerisi acıdan başka birşey getirmez.

Yaşamak lazım... Verilen şans kadar görmek etraftakileri, elinden geldiğince duyabilmek söylenenleri... Hep iyi olsa uzaklaşırsın, hep kötü olsa da... Gerçek artı ve eksi'dir. Sıkıca kenetlenir ve devam edersin. Renklerinle, sözlerinle, isteklerinle... Bir düş'tür hayat...


Gürdal ÇAKIR



 
Eki
31
    
garfield | 31 Ekim 2007 14:27 | etiket: , , , , , ,  

Kapsız Defter 

Yitik melek; soğuk tebessümlerin fazla geliyor bana, neden? Oysa bir ürpertiye kalbimi teslim edişim var benim; emanetine uzanışım, türlü türlü sevişim seni… Bana inat kül kokan hançerin, pamuğa sarmalanmış sigaran, kelimelere dokunuşun ve dudaklarını kavuşturuşun var senin de…

Bilir misin, ibadetime bedel senin varlığın? Yanık bir kokusun avucumda, soluğun göz kamaştırıyor. Sana dair tınılar var tepeden tırnağa, bir de bakire geceye şahit umarsızlıklar… Üşüyorum, düşüyorum saçlarına ak misali… Masum değilim halbuki, yürüdükçe kirleniyorum. Titriyor günahlar, ben ölüyorum.

Korkma, yaklaş. Paylaş ne var ne yoksa dualarına paydaş. Ne de olsa sessizlik esaretine bir bağdaş tek çaban, geri kalan bir düş. Akıldan akıla cümlelerin arasında kaybolmuş, kalpten kalbe heves doğurmuş cılız bir düş…

Niyetim ikram değil gözüne, sözüne boyun eğişim gururumdan bilesin. Kısa vadeli hüzünlerin habercisiyim aslında; yanında bir süvari edasındayım, kanma…

Bak açıldı kapılar, beni çağırıyor siyah. Karşımdasın, tutuşuyor zaman. Sustu kalp, bu kaderin vekili bir an . Kıymet bilmek lazım zannımca, ödüllendirmek sadakati… Hatalar pişmanlığa refakat eden aşkın kırıntıları çünkü… Tekerrürün ihtimali yorarken uykunu, ayazın kendine kini gibidir anılar. Ya başını usulca koyarsın yastığa boş verirsin, ya da bir enkaz sonrası dualarla savrulursun.

Şimdi bakın dur hadi etrafına, ara sesimi, duvarların boşluğuyla avut kendini… Artan bir sen daha varsa ruhundan, taşan bedeninden; sor sende sebebini… Bana ada gelmiş geçmiş ne biriktiyse, kabulümdür hazzın…

İlmek ilmek sözlerin var senin, şekli bozuk duvarların rengisin… Mevsimlerin kayıp anahtarıyım, yoluma tuzak bir sahibim var benim…


Gürdal ÇAKIR